Writings

Koken Ergun's Texts and Writings

Cumhuriyet ropörtajı

leave a comment »

Mart 2013’de Özlem Altunok ile Cumhuriyet Gazetesi için yapılan ropörtajın tam hali. Ropörtajın gazetede yayınlanan kısa halini buradan okuyabilirsiniz.  

ashura ensemble small

Özlem Altunok- Özgeçmişiniz oyunculuk eğitiminden antik Yunan edebiyatına oradan sanat tarihine tasarımına uzanıyor … Yeşim Ustaoğlu, Robert Wilson, Vasıf Kortun beraber çalıştığınız farklı alanlardan isimler. Son yıllarda ise video ve performans işleri yapıyorsunuz. Tüm bu geçmiş, güncel sanata yönelmenizde bilinçli bir yol muydu, bu renkli ve geniş yelpazeyi bize bir de siz özetler misiniz?

Köken Ergun- Olgunlaşmanın yolu tecrübeden geçiyor. Konservatuvardaki hocalarımdan rahmetli Güngör Dilmen “Çok enerjin var bu güzel ama fazla maymun iştahlısın, hepsinden yapmak istiyorsun” derdi. O zaman delikanlıydım, her çiçeğe konmak istiyordum. Şimdi şairin tabiriyle ‘yolun yarısındayım’, bir çizgim var artık. Ama kendimi bir nebze de olsa bulmam için bütün o tecrübeleri geçirmem, değişik tatların farkına varmam gerekiyormuş. Ayrıca her şey bireyin kontrolünde olmuyor. Yani kendine bir yol çizmekten ziyade, şeylerin tabiatına inanırım. Bireyin o tabiatı değiştirme gücünden pek de emin değilim. Melezlik tabiatımda varmış ki, sonunda kendimi en rahat hissettiğim alan yine melez bir alan oldu: güncel sanat ile akademi arası bir pozisyon. Güncel sanat zaten başlı başına melez bir ortam. İçinde film de var, performans da; tabiatıyla… Bazı yazar ve küratörler yaptığım işlere ‘görsel antropoloji’ diyorlar. Şikâyet edemem ama yine de bir sınıflandırma talebi barındırıyor içinde. Sanatın ya da akademinin disiplinlere ayrılmış olması zaten büyük bir hataydı. Simdi artık iç içe geçmeleri yaşıyoruz. Hayat zaten rizomatik ilişkiler halinde yürüyor hep. Sanatçı için doğru olan da bu şekilde üretmek.

ÖA– Şimdiye kadar yaptığınız işlere bakınca daha çok kültürel kimlikler ve o kimliklerin değişimi, dönüşümü, deformasyonu üzerine kafa yorduğunuz söylenebilir sanırım. Bu anlamda tören ve seremoniler de sizin için önemli bir alan. Önceki çalışmalarınızı da özetleyerek “Aşura”ya uzanan süreci anlatabilir misiniz?

KE- Nedense bireyin kendini ifade edişinden çok grupların kendilerini nasıl temsil ettikleri ile ilgilendim. Bunu da en iyi törenler ve ritüellerde görüyoruz. İlk önceleri Türkiye’de devlet kontrolünde yapılan ulusal bayram törenleri ile ilgilenmiştim: Ben Askerim (2004) 19 mayıs törenlerini, Bayrak (2005) 23 nisan törenlerini konu aldı. Bunlar benim öğrencilik yıllarındaki tecrübelerimden yola çıkan ikiz işlerdir. Sonra Berlin’deki Türk/Kürt cemiyetinin düğün törenleri ile ilgili WEDDING (2006-8) işini yaptım. Ardından Binibining Promised Land (2009-10) geldi. İsrail’de çalışan Filipinli hastabakıcı kadınların kendi aralarında düzenledikleri güzellik yarışmalarını konu alıyordu. Dini bir ritüeli konu etmeyi hep istiyordum. Aşura da aklımın bir kösesinde her zaman vardı. İlk gençlik yıllarımda senenin belirli zamanlarında taksim Meydani’nin ücra köselerinde beliren ve kanlar içinde bir at ve zırhın resmedildiği suretsiz posterleri hatırlıyordum. Bunlardan etkilenir, neler olup bittiğini merak ederdim. Nihayet gidip görmeye karar vermem, inanç sistemleri ile ilgili belli bir olgunluğa erişmiş olduğum zamana denk gelir. O sıralarda Filistin, İsrail ve Lübnan gibi ruhani olarak zengin ancak bir o kadar da problemli coğrafyalarda tecrübe kazanmış, görmüş geçirmiştim.

ÖA– Caferiler’le ilişkiye nasıl girdiniz, onların Kerbela ritüellerini filme çekmenize yol açan ne oldu?

KE- Ritüellerle uğraşmanın avantajlarından biri belirli aralıklarla ve aynı formları koruyarak tekrarlanıyor olmaları. İlgimi çeken bir ritüele ilk olarak küçük bir el kamerasıyla kendi başıma gider, izler ve durum müsaitse kayıt ederim. Akabinde ritüeli yapan cemiyetle yakın ilişkilere girerim. Ertesi sene, bu sefer, ekibimle gider ve esas çekimi yaparım. İsrail’deki Filipinli hastabakıcı kadınlarla yaklaşık 4 sene boyunca çalıştım, kontağımız hala devam ediyor. Zeynebiye mahallesindeki Aşura’yı ilk olarak 2009 yılının Muharrem ayında gözlemlemiştim. Çok etkilenmiş, tüylerim diken olmuştu. Özellikle antik Yunan tiyatrosu ile benzerliklerine vurulmuş, İran’daki taziyelerden çok farklı olduklarını fark etmiştim. Dünyanın hiç bir yerinde görülmeyen bir şeye tanık oluyordum ve hemen o anda bunun üzerine çalışmam gerektiğine karar verdim. Ertesi gün onları arayıp yaptıklarından çok etkilendiğimi ve mutlaka tanışmak istediğimi söyledim. Buyur ettiler. Daha sonra defalarca dost muhabbetleri edeceğimiz Zeynebiye’nin meşhur çay ocağında buluşup saatlerce konuştuk, beni onlara çekenin ne olduğunu anlattım, onların bu mahalleyi sıfırdan nasıl kurduklarını dinledim. Bir sonraki Aşura’yı provalarından itibaren seyretmem için davet ettiler. Bir ay boyunca yaptıkları provalara katıldım. Artık beni içlerine kabul etmişlerdi. İlk haftalarda sadece seyrettim. Provalar camide yapılıyordu. Camideki o sıcak ortam hayatımın en kayda değer tecrübelerindendir.  Koca bir cemiyetin birmiş gibi hareket etmesi… Hani şu aydınlanmanın ve bazı diğer düşünce akımlarının bir türlü kavrayamadığı ‘kolektif bilinç’in farkına orada iyice varmıştım. Türkiye Caferileri ile bu şekilde başlayan bu ilişkimiz 3 seneyi aştı ve hala beraberiz.

ÖA– “Normal”ı sorgulamak belki de yaptığınız. Bir toplumsal azınlığı, cemiyetin ortak değerlerinden yola çıkarak hayatlarından bir kesit sergilemek…

KE- Elmas Deniz yaptığımız bir söyleşide bana “sen steril hayat yaşayan insanlara, başka tür hayatlar olduğunu gösteriyorsun” demişti. Bilerek ya da bilmeyerek görmediğimiz -ya da bize gösterilmeyen kültürel grupların yaşayışlarını öğrenerek kendi hayatıma çok şey katabildim. Onları sizlere de görünür kılarak, sizin de kendi hayatınıza başka bir gözle bakmanızı istiyorum. Bir çeşit aktarıcı, arabulucu gibi belki de. Caferilerin bana Hz. Ali’den aktardıkları bir söz var: “insan bilmediğinin düşmanıdır”. Bunu daha sonra değişik coğrafyalarda değişik insanlar söyledi, Jean Paul Sartre gibi: “L’enfer, C’est les autres (Cehennem ötekidir)” Bilmediğimiz sürece ötekileştiriyoruz, ötekileştirdiğimiz sürece de uzaklaşıyoruz. Benim amacım yakınlaşmayı kolaylaştırmak. Örneğin filmin Berlinale’deki gösteriminden sonra bir çok seyirci bana yaklaşıp “bize böyle bir grubun varlığını gösterdiğiniz için teşekkür ederiz” dedi. Dini ve dinle ilgili her şeyi kötü görmeye alışık olduklarını söyleyen iki seyirci ise karşılarında bir odada toplanmış ve hüngür hüngür ağlayan insanları görünce kafalarının hem allak bullak olduğunu hem de bunun onlarda merak uyandırdığını söyledi. Bu benim için en büyük hediyedir. Zira eğer merak uyandırabilmişsem, elde etmeye çalıştığım şeyin yarısına muvaffak olmuşum demektir. Çünkü insan meraklanmaya başladığı andan itibaren bilmek istediği şeyi kendi kendine bulmaya çalışacaktır. Zaten önemli olan da bu; öğretilmekten çok öğrenmek. Örneğin bizim ülkemizin insanları bazı şeyleri öğrenmeyip öğretildikleri için birikmiş bir çok sosyal problem var. Mesela ben Türkiye’de yasayan Kürt toplumunun varlığını ilk kez yurtdışına çıktığımda bir yabancıdan öğrenmiştim. O nedenle hep kızgınımdır devlete. ‘Milli eğitim’ ile olan derdimden dolayı yıllar sonra Bayrak isini yapmış, içimdeki kızgınlığı bir nebze olsun azaltmıştım. Çünkü kızgınlığın uzun sürmesi iyi değildir. Ülkemizde bize gösterilmeyen gani gani alt kimlik var. Onları görelim artık.

ÖA “Aşura” üzerine çalışırken “kötü oyunculukla” ilgilendiğinizi söylemişsiniz. “Temsilin temsili” başlı başına trajik ya da absürt iken “kötü oyunculuk” tüm bu halin içinde ne ifade ediyor size?

KE- Bazen dürüstçe kötü yapılmış şeyler iyi yapılmaya çalışılıp kötü hale gelen şeylerden daha iyidir. Bazı insanların tabiatında kendinden öte birini canlandırma yeteneği yoktur, bazılarına bu yetenek ihsan edilmiştir, eğitimle de sadece teknik olarak geliştirilebilir. Ben profesyonel oyuncu olarak yetiştirilmiştim, hem de bu konuda ülkemizdeki en iyi hocalardan biri olan Yıldız Kenter tarafından. Ancak bu süreçte sadece antik Yunan tiyatrosu ve Beckett’le özdeşleştiğimi anladım. Aradaki bütün tiyatro geleneğini reddetmiştim. Düşünsenize, bu, okuldakilerin kutsal bildikleri her şeye karsı duruyorum demekti. Antik Yunan ve Beckett’deki oyunculuğun mesela Çehov’dakinden farkı vardı. Biri dini bir pratiğin uzantısı olarak gelişen bir mimesis anlayışı, diğeri (Beckett) karakterin olmadığı, ya da karakter gelişimi ile ilgilenmeyen tamamen yapıbozumcu bir dilin olduğu bir dünya. Mimesisi de bozuyor haliyle. Chekhov’unku ise oyunculuk fetişi üzerine kurulmuş apayrı bir dünya. Günümüz batı tiyatrosu da artık bu temeller üzerinde çalışıyor. Tiyatroyu oyuncunun hakimiyetinden kurtarmak istedim hep. İşte bu yüzden ritüellerle ilgileniyorum yıllardır. Zira orada bir bütün var, oyunculuk yapmakta bütünün bir parçası ama profesyonelleşmemiş bir oyunculuk bu. Türkiye Caferilerinin yaptıkları ta’ziye İran’dakilerden şu yönde farklı: İran’da profesyonel kumpanyalar yapar taz’iye’yi, aynen Shakespeare döneminde olduğu gibi şehir şehir dolasan kumpanyalardır bunlar. Yaptıkları ise gönülden bağlanmaktan çok profesyonelce bağlanırlar. Para kazanırlar bu işten. Hem de çok. Artık seyirciyi ağlatmakta uzman olmuşlardır. Ağlattıkça da bahşiş alırlar. Ama Zeynebiye’deki oyuncular tamamen amatördür ve tamamen inançları doğrultusunda oynarlar. Öyle ki seyirci ile beraber onlar da sahnede ağlarlar. Kötü adamı oynadıkları zaman bile. Mesela İmam Hüseyin’i öldüren askerlerin rol icabı kahkahalarla gülmeleri gerekiyor sahnede, ama gerçekte yaptıkları şey ecdatlarını, hayatlarını adadıkları insani öldürmek. O yüzden rol icabı attıkları kahkaların hemen ardından sahne gerisine girip hüngür hüngür ağlarlar, sonra gözyaşlarını silip tekrar girerler sahneye. İşte buradaki oyunculuk benim daha fazla ilgimi çekiyor. Biz buna dışarıdan bakınca ‘kötü oyunculuk’ diyoruz. Ama aslında bu bana göre daha iyi bir oyunculuk. Kötü oyunculukta oynayanın kişiliğini de görmek mümkün. İyi oyunculuğun temelinde kendine özgü kişiliği gizlemek var. Bu bana dürüst gelmiyor. Bütün bunlar aslında biraz Platoncu bir yaklaşım…

ÖA– Filmin çekimlerinde pek çok şeye de tanık olmuşsunuzdur eminim. Belki 1-2 anekdot…

KE- Provalarda bana “Köken Hoca” derlerdi. Yine hoca diye çağırdıkları tiyatro oyununun yönetmeni Hilal Hasanov’la benim altıma hep sandalye getirirler, hatta zaman zaman camiye çay servisi yapılırdı. Zeynebiye cami, kelimenin tam anlamıyla bir camiydi (cami Arapça cem sözünden gelir; toplayan, bir araya getiren demektir). Sadece ibadet değil, cemiyeti ilgilendiren günlük faaliyetler de burada yapılıyordu, ayrıca insanlar burada buluşuyor, sohbet ediyorlardı. Bir evin oturma odası gibi rahat, sıcak ve içtendi. Bu tecrübeyi daha önce bir tek Kudüs’teki Mescid-i Aksa ‘da yaşamıştım.

Mahalledeki dernek binasında bir oda vardır: “İhtiyar Heyeti”. Mahalledeki anlaşmazlıkları çözmek için gerektiğinde toplanan bir meclis. Bu beni çok etkilemişti. Mesela çok özendiğimiz batı ve kuzey Avrupa’da anlaşamayan taraflar hemen mahkemeye gider. Londra’da yaşarken yüksek sesle müzik dinlediğim için komşum polisi aramıştı. Halbuki teyze bana “şunu kısıver oğlum” deseydi kısacaktım hemen. Polis taa Londra’nın merkezinden bana aynı şeyi söylemek için geldi. Bir de zabıt tuttu. Bu tür merkezi yasama ve yaptırım organları insan ilişkilerini by-pass ederek işliyor. Caferilerin ‘ihtiyar heyeti’ ise birbirini tanıyan insanların kendi aralarında kurdukları bir yasama ve yürütme organı aslında. Bu nedenle hâlâ eksikliğini yaşadığımız yerel yönetimlere çok iyi bir örnek.

ÖA Bundan sonraki projeler, planlarınızdan bahseder misiniz?

KE- Berlin Freie Üniversitesi’nde Almanya’daki Türk/Kürt cemiyetinin düğün törenleri üzerine doktora tezimi yazıyorum şu sıralar. Önümüzdeki hafta bu konuyu yine Berlin’deki Haus der Kulturen der Welt’de düzenlenen Former West konferansında anlatacağım. İrlanda’nın Sligo kentinde Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘nden esinlenerek yapılan bir grup sergisi için bir enstalasyon yapacağım. Daha önce Paris Trienali’nde sergilenen Binibining Promised Land projesini ise Avusturya’nın Linz kentindeki OK Centrum müzesinde yerleştireceğiz. Üzerinde çalışmaya başladığım yeni proje ise “Türkçe Olimpiyatları”.

Written by studioergun

April 8, 2013 at 8:53 am

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: