Writings

Koken Ergun's Texts and Writings

Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri

leave a comment »

Acı Tekrar Yaşanmalı, Teşebbühi Bile Olsa;
Kan Tekrar Dökülmeli, Temsili Bile Olsa.

Ağıt Ritüeli Olarak Şiilerin Muharrem Törenleri*

*2007 yılında doktora okuma dersleri sırasında hazırlanmış ama bitirilmemiş bir makale

“Ağıt, sosyal statüleri kalmamış insanların ifade biçimidir.” Gilles Deleuze 

Önsöz: (SONRA DAHA DA GENIŞLETİLECEK)

Canetti Kitle ve İktidar’ında İslam dinini bir savaş dini olarak tanımlarken, Şii mezhebini de bir ağıt dini olarak inceler. Bu araştırma gerek akademik gerekse sanatsal üretimlerde üzerinde pek fazla durulmayan ‘kitlelerin hareketi’ fenomeninden yola çıkarak, İslam kültüründe tiyatroya yakınlaşan yegane seyirliklerinden Muharrem törenlerine Canetti’deki iktidar ve İslam’daki teşebbüh kavramları açısından bakmaya çalışacaktır.

Bunu yaparken sorulacak sorular şunlar olacak:
– ağıt kültürü ağıt sürüsüne katılan birey için ne anlama geliyor? (Elegy, deleuze, neitzsche, toufic)
– neitzsche: ‘insanoğlunun hatırlaması için eziyet çekmesi gerekir’. toufic : ‘bu eziyetin tekrarlanması gerekir’.
– muharrem ritüelinde kitle (sürü) belli, peki iktidar kim/ne? (girişte bu konuda ipucu verilebilir. Son sözde ise bu kesinleştirilir.)
– teşebbüh kendi kendine bir koreografi yaratir mi? ya da muharrem sürüsünü kontrol eden ne? yön nereye doğru? Bütün bunların dramatik bir özelliği var mı?

1. Niçin Kitle ve İktidar? 

Araştırmanın başında kısaca Canetti’nin sözü geçen eserinin tiyatro teorisi ile ilintisini kurmak faydalı olabilir.

Kitle denince kastedilen çoğunluk zihinsel bir çoğunluktan çok vücutsal bir çoğunluktur. Kitle tanımlaması kullanıldığında akla ilk olarak bir çok vücuttan oluşan bir kalabalık gelir. Le Bon’un terimi ile kitle oluştuğunda içerisindeki bireyler ‘akıl yürütme yeteneğini yitirir, düşünceden arınmış biçimde, sırf bedensi (corporeal) varlıklar olarak hareket ederler.’ (Le Bon, 12)

Kitle öncelikle vücutsal bir olgu olduğu için doğal olarak performatif özelliklere de sahiptir. Öyleyse kitlelerin devinimleri için dramatik bir okuma yapmamız mümkün olabilir.

Kitle ya kendi içindeki devinimlerle ya da dışarıdan bakan/kontrol eden bir bireyin, ya da görünmez, elle tutulmaz bir düşüncenin, inanışın yönetiminde gelişir; parlar ya da söner. Bu da bir çeşit yönetmeni ya da koreografiyi akla getirir. Bizim de burada soracağımız soru Muharrem törenlerinde kalabalığı etkileyen bu itici gücün ne ya da kim olduğudur. Bu sebeple Aşure günündeki ağıt sürüsünü harekete geçiren efsanenin tarihçesini aşağıda geniş olarak aktarmaya çalıştık.

Canetti kitleleri açıklarken insanlığın antropolojik arka planından yola çıkar. Düşüncelerini kullanarak karar veren insandan çok bedensel tepki vererek sürü halinde var olan insanların incelemesini yapar ve bunu modern, aydınlanmış bireylerin oluşturduğu toplumumuza uyarlar. Bu bakış açısı genel olarak tiyatro diye adlandırdığımız sanat formlarının kökeninde insanın dilsel gelişiminin henüz oluşmadığı eski bir zamana ait eylemlerin olduğuna hatırlamamıza yardımcı olur. Bunların başında ritüeller gelir. Canetti’nin bakış açısını uygulayarak biz de tiyatronun temelinde kalabalıkların devinimlerinin olup olmadığını veyahut (başka bir deyişle) tiyatro sanatının bu bedensel devinimlerden ne kadar yararlanmış ve yararlanmakta olabileceğini de tartışabiliriz. Ancak bu halen üzerinde çalıştığım doktora tezinin alanına gimekte olup aşağıdaki araştırmanın sınırlarını aşmaktadır. Ne var ki, kullandığım yöntem ve üslubun daha iyi anlaşıması için ve nereden gelip nereye gitmek istediğimin kavranabilmesi için böylesi bir olasılığı aklımızda tutmamız faydalı olacaktır.

Son olarak kitle ve onu harekete geçiren iktidar arasındaki ilişki için tiyatroda hem oyuncu ile yönetmen arasındaki ilişkiye hem de sahnedekilerle seyirciler arasındaki ilişkiye benzer diyebiliriz.

İşte tüm bu varsayımların dayandığı teorik kaynak Kitle ve İktidar’dır. Araştırmadaki ana göresel kaynak ise Jalal Toufic’in ağıt kültürü üzerine yaptığı 2004 tarihli Ashura: This Blood Spilled In My Veins adlı filmdir.

2. Şii Hareketinin Geçmişi ve Kerbala Olayı:

İslam dini Hz. Muhammed’in sağlığında güçlü bir beraberlik sergilerken peygamberin ölümüyle birlikte değişik mezheplerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu mezheplerin ortaya çıkış sebeplerinin kaynağında aslında veraset tartışmaları yatmaktadır. Hz. Muhammed’in ölümünün ardından Medine’de Sakifa adı verilen toplantı yerinde gerçekleşen görüşmeler, daha sonra tarihe basitçe Sakifa Olayı olarak geçmiştir ve bu olay aynı zamanda Şii mezhebinin miladı da sayılabilir (Jafri, 27). Sakifa’da son peygamberin halifeliği için üç farklı fikir ortaya çıkar: Birinciye göre halife Hz. Ali olmalıdır, zira Veda Haccı sırasında Cebrail Hz. Muhammed’e görünerek Hz. Ali’nin halifeliğini müjdeler ve Hz. Muhammed Medine’ye dönüş yolunda bunu resmi olarak açıklar ( Skyes, 191-192; And, 17). İkinci görüşe göre de halife Kureyş boyundan olması gerekirdi, çünkü peygamber de o boydan gelmeydi. Medine kentinin İslamiyet’deki etken rölü göz önüne alınan üçüncü görüşe göre ise, halife Medine’den çıkmalıydı. Sonunda bu görüş ağır basar ve ilk halife Medine’li Ebu-Bekir olur. Yine bu tarihten itibaren Sunni olarak anılan bu grup İslamiyetin en büyük mezhebini oluştururken, ilahi kudret doğrultusunda Hz. Ali’nin halife olması gerektiğine inanan ancak istediklerini elde edemeyen Şia düşüncesi ikinci büyük mezhep olur. Mezheplerinin daha ilk başlangıcında yaşadıkları bu haksızlığa uğramışlık hissi takib eden yüzyıllar boyuncu Şii kimliğinin en önemli özelliklerinden biri haline gelecektir. Zira hem Canetti’ye hem de Toufic’e göre Şiilik bir ağıt ve hüzün dinidir (Canetti, 151).

Sürekli iktidar kavgalarıyla elden ele geçen halifelik bir dönem Hz. Ali’de kalsa da düşmanları olan Hariciler tarafından Küfe kenti camiindeki kıldığı Cuma Namazı sırasında zehirli kılıçla suikaste kurban gider. Hz. Ali’nin ölümünden hemen sonra Küfe ve civar halkları onun en büyük oğlu olan İmam Hasan’a bey’at ederler. Şam ve Mısır da Hz. Ali’nin önceden beri rakibi olan Muaviye’ye bey’at etmiştir. Bu ikircillik bir süre devam eder, ancak sonra İmam Hasan İslam tarihinde bir daha eşi görülmeyecek bir biçimde halifelikten vazgeçerek Medine’ye yerleşir. Ancak burada kendi karısı tarafından zehirlenerek öldürülür. Hz. Ali’nin Fatımatu’z Zehra’dan olan ikinci oğlu İmam Hüseyin ise ağabeyinin ölümünden sonra Mekke’ye gitmiş ve burada Haşimoğulları ve Ehl-i Beyit yanlılarına Muavin’in kurduğu ve ölümünden sonra oğlu Yezid’in yönetimine geçen Emevi devletinin aleyhinde bir hutbe ile seslenmiştir. Muharrem törenlerinin baş ‘kötü kişi’si olan Yezid başa geçtiğinde Emeviler tüm İslam aleminde oldukça tepki ile anılmaya başlamıştır bile. Zengin ve elit tabakaya verdikleri imtiyazlar, devlet yönetimdeki keyfiyet ve özellikle yoksul halka uyguladıkları baskı dilden dile dolaşmış, Halife Yezid ise tam anlamıyla İslam karşıtı biri olarak nam salmıştır. Bu karşıtlığını açıkça dile getiren ve eylemleriyle de göstermekten geri kalmayan Yezid inançlı kesimin tepkisini çekmektedir. Henüz birinci yüzyılını doldurmamış genç Müslüman Arap dünyasında yayılan söylentilerde Yezid’in içki içen ilk ve tek halife olduğu, zamanının çoğunu zevk-ü sefa ile geçirdiği konu edilir. Şarkı söyleyen ve raks eden kadınlara düşkünlüğü, şaraba olan bağımlılığı yüzünden dönemin Müslüman yazarları ve vakanüvisleri tarafından ‘her bakımdan karakteri bozuk’ olarak betimlenir (Gölpınarlı, 67-68). Yezid’in bütün bu özellikleri Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini iddia eden bir insandan beklenen özelliklerle tamı tamına zıtlık oluşturmaktadır. Öte yandan kendisinin (ve ölen babası Muavin’in de önceden) farkında olduğu gibi Hz. Ali’nin küçük oğlu Hüseyin halk tarafından pek sevilip sayılmaktadır. Ortada bu kadar muhalafet var iken onun ve onun yandaşlarının beytini almadan halifeliğe devam etmesi meşru olmayacaktır (Jafri,170).

İşte bu Yezid temsilciler göndererek İmam Hüseyin’in kendisine bey’at etmesini ister, ancak Hüseyin her şeyin halk önünde yani alenen yapılması gerektiğini bildirerek bu isteğini reddeder. Bunun üzerine daha da gerginleşen ortamda günümüzde Irak sınırları içinde bulunan Küfe kentinin Şiileri Hüseyin’e sayısız mektuplar göndererek şehirlerine gelip Şiilerin İmam’ı olmasını isterler. Hüseyin Küfe’de olan biteni daha iyi anlamak için en güvendiği yandaşlarından olan amca oğlu Müslim’i şehre gönderirir. Ne var ki, Muslim Yezid tarafından yeni tayin edilen Küfe valisi Ziyad’ın emriyle başı vurularak öldürülür ve şehirdeki diğer Hüseyin yandaşları tutuklanmaya başlar. O günlerde İmam Hüseyin kendisinin ve yandaşlarının Yezid’in hedefi haline geldiklerini ve şehid olacaklarını biliyordu. Hatta bir rivayete göre Hz. Muhammed rüyasında görünüp Kerbela’da şehid düşeceğini bile söylemiştir . Bunun üzerine ailesi ve sayıları 80’i bulmayan yandaşları ile Küfe’ye doğru yola çıkan Hüseyin, Muharrem ayının ikinci günü Küfe’nin kuzeyindeki Kerbala kentinin yakınlarında konaklar . Ne yazık ki onların çöldeki bu uzun yolculuğu sırasında daha önce kendisini çağıran Küfe ahalisi çoktan davalarından dönmüşlerdir. Hüseyin bunu Küfe’den gelen seyyahlardan öğrenmiştir. Bunlardan biri olan şair Farazdak Küfe’liler için Hüseyin’e şöyle der: ‘Kalpleri seninle ama kılıçları düşmanla.’ Böylece Hüseyin’e olan destek sadece Medine’den beraber yola çıktığı bir avuç yandaştan ibaret kalmıştır. Oysa ki karşı tarafın yüzlerce deneyimli savaşçısı vardır. Küfe valisi Ziyad’ın adamları Hüseyin ve yandaşları ile Fırat nehri arasına konuşlanarak suya ulaşmalarına da engel olur. Ziyad ile yapılan görüşmeler faydasız kalınca miladi 680 yılında, Muharrem ayının onuncu günü Şiilerin siyasal ve kültürel hayatını belirleyecek ve yaygın görüşe göre Şii hareketinin asıl başlangıcı olan Kerbela savaşı başlar. Öncelikle teke tek vuruşmalarla sürdürülen çatışmalar daha sonra kelimenin tam anlamı ile kanlı bir katliama dönüşür. Zaten susuzlukluktan zayıf düşmüş olan İmam’ın aile yakınları birer birer düşer, öz oğlu Ali Ekber ve henüz altı aylık torunu acımasızca öldürülür. Sonunda savaşan erkeklerden geriye sağ olarak bir tek 57 yaşındaki İmam Hüseyin kalır. Yaralı İmam soğukkanlılıkla kadınların ve çocukların bulunduğu çadıra yönelir. Onları sakinleştirmeye çalışır. Bu sırada çadırın önüne doluşan Küfe’li savaşçılar bir süre Hz. Muhammed’in torununu öldürmekte tereddüt ederler. Şamir adındaki bir savaşçı ve beraberindeki küçük bir grup Hüseyin’e saldırır ama hiçbirisi en son darbeyi indiremez. İmam Hüseyin aldığı kılıç yaraları ile neredeyse ölmek üzeredir ve bu anda Sinan b. Enes el-Naha’i kılıcıyla İmam’ın başını gövdesinden ayırır. Başı Küfe’ye vali Ziyad’a yollanır. Küfeli’ler savaş meydanından çekilirken kendi ölülerinin cesetlerini gömerler ama İmam Hüseyin ve yandaşlarının cesetlerini açıkta bırakırlar. Ancak günler sonra civar köylerden gelen ahali cesetleri ellerinden geldiğince teşhis ederek gömebilmiştir. O günden beri Kerbela kenti ve özellikle bu mezarlıklar İslam aleminin en önemli Hac merkezlerinden biri olur. Şii inancında burada gömülü herkes doğrudan Cennet’e vasıl olmuştur ve yüzyıllar sonra bile Hz. Hüseyin’in türbesini ziyaret müminler çeşitli kazançlar sağladıklarına inanılır. Bir başka inanışa göre bu türbenin yakınında gömülmek bile bir imtiyazdır ve Cennet’in kapıları doğrudan bu muminlerin üstüne açılır:

Bu nedenle pek çok yaşlı Şii ölmek için Kerbela’ya yerleşti. Bu kutsal şehirden uzakta yaşayanlar ise vasiyetlerinde cenazelerinin oraya taşınmasını istediler. Yüzyıllar boyunca ölüleri taşıyan sonsuz kervanlar İran ve Hindistan’dan Kerbela’ya gelip şehri geniş bir mezarlığa dönüştürdüler. (Canetti, 153)

İmam Hüseyin’in cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. Vali Ziyad cesedin atların ayakları altında ezilmesini de emretmiştir. Muharrem’in onikinci gününde Kerbela savaşında ölen Şiilerin bir kısmının başları mızraklara saplanır ve Küfeli askerler tarafından bir resmi geçit ile şehre sokulur. Bu sırada Hüseyin’in ailesinde esir alınan kadınlar da develer üstünde geçirilir ve halka gösterilir.

İmam Hüseyin’in başı bir tepsi üstünde Ziyad’a sunulur. Rivayete göre Ziyad kendisine getirilen bu başın ağzına sopasıyla vurur ancak orada bulunan bir yaşlı bir ‘sahabe’ karşı çıkarak ‘sopanı çek’ der ‘çünkü ben Peygamber’in ağzını bu ağzı öperken gördüm’ (Canetti, 153; Skyes, 107). Hüseyin’in başı Şam’daki Yezid’e gönderilmeden önce bir süre Küfe’de halka sergilenir. Bazı kaynaklara göre ise Yezid Hüseyin’in başının Şam yolundaki tüm kentlerde sergilenmesini emretmişti (Grunebaum, 46)

İşte Hz. Muhammed’in torunu İmam Hüseyin’in çektiği bu ızdıraplar Şii dininin özünde yatmaktadır. Karbela katliamı da araştırmamızın konusu olan Aşure törenlerinin temelini oluşturmaktadır.

Kerbala olayını takiben Şiiler dinlerini On İki İmam denilen bir düzeneğe oturtmuşlardır. Kimi zaman bu on iki imamın başına Hz. Muhammed ve kızı Hz.Fatma’nın da isimleri gelerek on dört kişi ‘on dört masum’ olarak adlandırılır. Tek bir istisna ile (Son İmam) On İki imam’ın her biri bir şekilde öldürülmüştür. Bu da Şii tarihinde sadece Hüseyin’in şiddete kurban gitmediğini Şii liderlerin hepsinin eceli dışında zamansızca ve acı çekerek öldüğünü gösterir. Burada İmam’ların, dolayısıyla Şii’lerin düşmanlarının neredeyse ‘ebedi’ varlığı kayda değerdir, ve Şiilerin şiddet kullanarak ağıt yakması geleneğine de bir nebze ışık tutmaktadır. Aşağıda On İki İmam’ın isimlerini ve ölüm sebeplerini gösteren bir liste bulunmaktadır:

1- Hz. Ali: Yukarıda anlatıldığı gibi Küfe’de Hariciler tarafından suikast ile öldürülmüş ve Necef’de gömülmüştür.
2- İmam Hasan: Yine Yezid’in kandırması ile ve para karşılığında kendi karısı Cu’de tarafından zehirlenmiştir.
3- İmam Hüseyin: Kerbala katliamında öldürülmüş cesedine türlü kötü muameleler yapılmıştır. Gömülmesi gecikmiş, başı ise hiç gömülememiştir.
4- İmam Zeyn-ül Abidin: Kerbela savaşı sırasında hasta olduğu için canı kurtulmuş ancak yıllar sonra yine Yezid’in girişimi ile kendi karısının eliyle öldürülmüştür.
5- İmam Bakır: Üvey oğullarının eliyle zehirlenmiştir.
6- İmam Sadık: İmam’ların en uzun ömürlüsü olmasına rağmen o da zehirlenerek öldürülmüştür.
7- İmam Kazım: Halife Harun tarafından atıldığı Bağdad zindanlarında üç yıl çile çektikten sonra yine Harun tarafından zehirli hurma ile öldürülmüştür.
8- İmam Rıza: Zehirli yemekten öldüğü tahmin edilmektedir, ancak eceli ile öldüğünü ileri sürenler de vardır.
9- İmam Cevad: Karısı kandırılarak zehirlenmiştir.
10- İmam Hadi: Söylenceye göre Halife Mu’temid zehirlemiştir.
11- İmam Askeri: Atıldığı zindanda yine Mu’temid tarafından zehirlendiği söylenir.
12- İmam Mehdi: Son imam. Doğumu herkesten gizlenmiştir. İslamiyet’deki genel kanının aksine Mehdi’nin kıyamet günü ortaya çıkıp insanları dine döndürüp mutluluğa kavuşturacağına inanılır. Sunni inanış her ne kadar genel olarak Hz. İsa’nın mesih olarak kıyamet gününde belireceğine inansa da Sunniler içinde Mehdi’ye inananlar da vardır.

3. Teşebbüh:

And’a göre Şii’lerin ağıt törenlerinden her biri dramatik niteliktedir (And, 33-4). İslamiyet’de temsiliyet ile ilgili yaygın kanının aksine bu uygulamalara İslam’daki kimi ilkelere göre izin verilmektedir. Bunlardan en önemlisi teşebbüh’dür. Gerek bu makalede inceleyeceğimiz Aşure törenleri gerek taziye oyunları ya da okunan maktel türündeki metinler olsun tüm bu dramatik eylemler teşebbüh’den kaynaklanır:

“Teşebbüh genel bir bakış açısı ile tiyatronun temeli olan taklit ile eş anlamlıdır. Böyle bir hadis de vardır. Bunun anlamı kişinin iyiye, olumluya benzemesi, kötüye de uzak durmasıdır. Hicri 6. Yüzyılda İslam’da teşebbüh’ün anlamı vurgulanmış ve Muharrem’deki yas ritüelleri savunulabilir duruma gelmiştir. İran asıllı din bilgini Ebu’l Kasım Zemahşeri bir kitabında Hz. Hüseyin için ağlayanın ona Cennet’de kavuşacağını söyler. Kendisi için ağlayan ve ötekileri de ağlatan sevap işler. Bu da gücünü teşebbüh’den almaktadır.” (And, 28-29)

İslam felsefesinde, iyilik, adâlet ve merhamet gibi vasıflar itibariyle Allah’a benzemeye çalışmaya da “teşebbühbillah” denir. İslâm filozoflarından bazılarının felsefeyi bu şekilde yani “İnsanın gücü ölçüsünde Allah’a benzemek (teşebbüh-billah) yani ilâhî (insan-üstü) bir kişilik kazanmak” olarak tarif ettikleri görülür. Neo-Platoncular’a göre felsefenin bütün işi, bizi hakiki varlığımıza geri döndürerek ilâhî varlıkla buluşma zevkini vicdanımıza vermek, bizi yüksek birlik içine gömen vecd halinde kendimizden geçirmektir. Bu sayede kişi en yüksek hayır olan Tanrı’ya ulaşabilir. Tanrı’ya ulaşabilmek için olabildiği kadar O’na benzemeğe çalışmak gerekir. Bunun için ruhumuzu temizlemek suretiyle, vecde gelerek yavaş yavaş en yüksek yere yani Tanrı’ya yaklaşabiliriz. Bunu sağlamak da ilim, fazilet ve nefsi ıslâh sayesinde olabilir.

Yas tutmanın ruhu arındırdığı görüşü hem Şiilikte hem de Katolisizmde yaygındır. Bu yolla temizlenen ruhun ve bedenin inancı kabul etmeye de daha açık olduğuna inanılır. Aşağıda daha ayrıntıları ile göreceğimiz gibi tüm Muhharem ayı ve özellikle Aşure günü için yapılan törenler ruhun ağlama ve ızdırap çekme yoluyla açılmasını ve aynı anda teşebbüh yolu ile Allah’a en yakın fanilerden olan İmam Hüseyin’in ruhuna yakınlaşmayı sağlar. Amaç bir an dahi olsa onun yerine geçebilmektir, bu da ona olanları taklit edip kendi ruhunu ve bedenine yaymaktır. Ancak bu yolla tam arınma gerçekleşebilir.

4. Kitlelerin yapısı:

4.1. Canetti’de Kitleler:

1905 yılında şimdiki Bulgaristan’ın Rusçuk kentinde doğan Sefardik Yahudileri’nden Elias Canetti’nin otuz yılı aşkın bir sürede yazdığı yapıtı Kitle ve İktidar asıl olarak insanlık tarihinde görülen totaliter davranış biçimleri üzerine yapılmış çok geniş bir araştırmadır. İki dünya savaşı arasında Avrupa’da oluşan faşist yönetimlerin toplumlar üzerindeki etkisinden yola çıkan yazar totaliter davranışın insanlık tarihinde tekerrür ettiğini kanıtlar. Bir başka deyişle bu davranış biçimi insanın tabiatında vardır. Ancak bu yargıya varmadan önce kitabın ilk bölümlerinde geniş olarak kitle psikolojisine değinir, kitle dediğimiz toplulukların yapısını ustaca irdeler. Canetti örneklerinin çoğunu antropoloji ve dinler tarihinden almakta, güncel olaylara pek değinmemektedir. Bu hem eserin zaman aşımına uğramasını engeller hem de yukarıda bahsedilen tekerrürün altını çizmeye yarayan ustaca bir yöntemdir.

Toplumdaki genel kanı iktidarın bireysel olduğudur. Ancak Canetti yapıtında kitle ve iktidarı ilişkilendirir: evet, iktidar sahibi bir birey kitleleri kontrol edebilir, ancak onun için daha ilginç olanı bir düşüncenin, inancın, fantazinin ya da bir hatıra veya başka tabirle bir ‘mithos’un görünmez bir el gibi kitleleri harekete geçirebilmesidir. Böylesi durumlarda dışarıdan bakıldığında kitle kontrolsüzce hareket eder gibi gözükür, kalabalığın davranışları ve devinimleri mantıksız ve anlamsız olarak hissedilir fakat aslında bütün bu devinimlere kolektif bir bilinç sebep olmaktadır ve bizim dışarıdan mantıksız ve anlamsız dediğimiz şeyler gerçekte her insanın tabiatının olan kendi kendine (tek başına) iktidar dürtüsünün bir dışavurumudur. Ancak her birey kendi kendine iktidar olamaz. İşte kendi kendine iktidar olamayan bireyler kitleye dahil olduklarında kendilerindeki iktidar arzusundan feraget edip bu duygu ve enerjiyi dahil oldukları kitleye aktarırlar. Böylece bir çok bireyden oluşmuş bir iktidar kitlesi vucuda gelir. Ve bireyler onun içinde beraber hareket ederek kendilerini iktidarın bir parçası olarak hisseder. Yani kitle içindeki bireylerin her birinin iktidarda payı vardır; hepsi tek bir iktidar vücuda getirmiştir. Canetti’ye göre iktidarın en güçlü olduğu an geniş kitlelerin tek bir vücut olup bireyin iktidarının yerine kitlenin iktidarını koyduğu andır. Bu gücün karşısında kimse duramaz.

Burada böylesine geniş bir yapıtın her yönüne bakmak imkansız olduğu için Canetti’nin kitle teorisinin içinden Muharrem törenlerini okumamıza faydalı olacak düşünceleri üzerinde yoğunlaşmayı tercih edeceğiz.

Canetti öncelikle kitleleri açık ve kapalı olarak ikiye ayırır. Doğal kitle açık kitle’dir. Bu tür kitleler dışarıdan katılımlara açıktır, büyümesinde hiç bir sınır yoktur. Evleri, kapıları, kilitleri tanımaz. Kendilerini ‘içeri’ eve kapatanlar yani kitleye katılmayanlar zan altında kalırlar. Açık kitle kalıcı değildir, büyüdüğü sürece vardır ve büyümesi durdukça dağılır. Ayrıca hızla büyür, herkesi emmek ister ve bu yüzden de aynı hızla dağılabilir. Son olarak açık kitle aynı mekanda, aynı sebeple ve aynı yoğunlukta tekrar var olamaz.

Canetti’nin bu tanımlamasının anlaşılmasını kolaylaştırmak için yakın geçmişimizdeki açık kitlelerden örnek vermek gerekirse Hrant Dink suikastının ardından İstanbul’da düzenlenen ‘sessiz yürüyüş’, 1993 yılında Aziz Nesin’in linç edilmesi isteğiyle kitleleri harekete geçiren Madımak olayları ve 2004 cumhurbaşkanlığı seçim sürecini etkileyen Cumhuriyet mitinglerini sayabiliriz.

Kapalı kitle’ler ise kalıcı ve sınırlıdır. Kitleye dahil olan bireyler var olan bu sınırları kabul ettiği sürece de kalıcılaşır. Dolayısıyla katılım da sınırlıdır. Bu tür kitleler büyümekten feragat ederler. Kapalı kitleler sınırların meydana getirdiği belirli mekanlarda toplanır. Bu mekana girişler ve çıkışlar kontrollüdür. Bu kontrol üyelik, özel davetiye, ya da giriş ücreti olabilir. Eğer çok insan gelir ve bir kısmı dışarıda kalırsa dışarıda kalanlar bu kitleye ait sayılmazlar. En önemlisi açık kitleden farklı olarak umudunu yineleme üzerine kurmasıdır. Kapalı kitlelere örnek olarak cami, kilise, sinagog gibi ibadet yerleri, konserler, sanat olayları, spor karşılaşmaları verilebilir.

Deşarj anı ise kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır. Toplumda her insan diğerinden farklı olarak görülür. Canetti’ye göre bunun nedeni dışarıdan dayatılan farklılıklardır. Bunlar mevki, sosyal konum ve mülkiyet ayrımlarıdır. Bu ayrımların birleşmesiyle de bir tür hiyerarşi ortaya çıkar. İşte deşarj anı bütün bu ayrımların yok olduğu andır. Deşarj sırasında ayrımlar bir kenara atılır ve herkes kendini diğerleri ile eşit hisseder.:

“Arada neredeyse hiç bir aralığın kalmadığı o yoğunluk içinde, vücut vücuda abanır, her bir insan diğerine kendisine olduğu kadar yakındır; sınırsız bir rahatlama hissi ortaya çıkar. İşte, insanlar hiç kimsenin diğerlerinden daha üstün ya da daha iyi olmadığı bu mutlu an uğruna bir kitle oluştururlar.” (Canetti, S. 19)

Ancak deşarjın devamı yoktur, anlık bir yanılsamadır, sonra herkes dağılır ve evine gider, dönmek, çözülmek zorundadır. Desarjin kontrollu olması kitle kristallerinde mümkündür.

Kitle kristalleri ise kitleleri oluşturmaya hizmet eden, son derece dayanıklı ve sabit, küçük katı insan gruplarıdır. Yapıları bir bakışta kavranıp anlaşılmalıdır, oynadıkları rol bildik olmalıdır ve insanlar bu grubun orada ne için toplandığını bilmelidir. Kitle kristalleri tercihen her zaman aynı görünüme sahip olmalıdırlar, birini diğerinle karıştırmak imkansız olmalıdır. Kitle kristallerinin üyeleri gerek eylem bakımından gerekse dini bakımdan eğitilirler. Kendi içlerinde bireylerin ayrı görevleri olabilir ama dışarıdan hep birlikte hareket ediyorlar izlenimi vermelidirler. Kristalin dışındaki yaşamları önemli değildir. Üniformayı çıkartıp kristalin dışında yaptıkları şeyler bizi ilgilendirmez, hatta eğriti gelir onları kristalin dışında bir halde görmek. Kristal uniformasını giyen ama kristalden ayrı tek başına dolaşan biri bize yine de bağlı olduğu kristalin varlığını hatırlatır.

Canetti’nin kitle kristalleri için verilebilecek en iyi örnekler askerler, keşişler, polisler ya da diğer güvenlik görevlileridir.

Hem açık hem de kapalı kitlelerin içinde kitle kristalleri var olabilir. Kitle kristalleri ilk bakışta kapalı kitlelere yakın gibi gözükür. Ama kristaller kapalı kitleyi etkileyen patlama, deşarj olma, dağılma gibi şeyleri yaşamazlar. En büyük heyecanın içinde bile kristal bunun dışında kalır. Kristal kitleleri doğurabilir, ama bu doğurduğu kitlenin doğası ne olursa olsun, bu kitle ile ne kadar bütünleşmiş görünürse görünsün, kendi kimlik duygusunu hiç bir zaman bütünüyle yitirmez ve kitlenin çözülmesinden sonra her defasında kristal olarak bir araya gelir.

4.2. Canetti’de Sürüler:

Canetti’ye göre Muharrem törenlerine katılan kalabalık kitle olarak değil daha ziyade sürü olarak betimlenmelidir. Özellikle de ağıt sürüsü olarak.

Hem kitleler hem de kitle kristalleri her ikisinden de eski bir birim olan ‘sürü’den türemiştir. Sürü kitlelerin en eski ve en kısıtlı biçimidir; sürü modern anlamda kitle bilinmeden önce de varolagelmiştir. Sürü onbinlerce yıl içinde, kolayca kavranabilecek şekillerde ortaya çıkmıştır ve öyle etkileyici bir gücü vardır ki bu sürünün izleri her yerde, hatta bizim bütünüyle farklı olan dünyamızda bile bulunur. Doğrudan sürüden türemiş oluşumlar günümüzde hala görülebilir. Her daim istekleri olmasına rağmen sürüler kitleler gibi ve onlar kadar büyüyemez. Etrafı boşluklarla çevrilidir ve onlara katılabilecek hiç kimse yoktur. Bu denli bağlantısız ve kopuk olarak var oldukları için sürüye dahil olan her bir birey onlar için çok önemlidir. Tabiri caizse sürüye katılan bir kişi kitleye katılan yüz kişiye eşittir. Yukarıda gördüğümüz gerek açık gerekse kapalı kitlelerde olsun topluluk içindeki bireyin önü, arkası ve yanları diğer bireylerle doludur ama Canetti’ye göre örneğin ateşin etrafında çember oluşturan sürüdeki bireyin arkasında kimse olmayabilir. Sırtı çıplaktır. Bu nedenle olmayan çoğunluklarını yoğunlukla telafi etmeye çalışır, birbirlerine olabildiğince kenetlenmeye dikkat ederler. Ama bu tür yoğunluk aslında bir yanılsamadır. Dolayısıyla kitlelere ters olarak sürülerde büyüme ve yoğunluk nitelikleri ‘oynanır’. Ama kitleye ait diğer iki önemli nitelik olan eşitlik ve yön sürülerde de mevcuttur.

Sürü bir çok biçimde kısıtlanmıştır. Sürülerde görece olarak az insan bulunur ve bu insanlar genellikle birbirlerini iyi tanırlar, kapalı kitlelerde bu tanışıklık kitleyi oluşturan herkes için geçerli değildir. İşte bu nedenden dolayı da koşullar sürüyü dağıtmış olsa bile, her zaman yeniden bir sürü oluşturabilirler. Bu bakımdan kapalı kitlelerle benzerlik gösterirler ama yine de onlardan daha üstündürler, çünkü kapalı kitlelerde olan dışarıdan kontrol sürüde oto-kontroldür.

Sürü devamlılığı umabilir; sürüyü oluşturan insanlar hayatta oldukları sürece sürünün varlığı garanti altındadır. Sürü ritler ve törenler gerçekleştirecektir; bunlarda yer alanların yeniden ortaya çıkması beklenir. Onlar nereye ait olduklarını bilirler ve yoldan çıkma konusunda akılları çelinemez. (Canetti, 99)

Canetti’nin niteliklerine göre ayırdığı sürü türlerinden yas sürüleri grubun bir mensubu ölüm nedeniyle gruptan koptuğu için oluşan sürü biçimi olarak tanımlanır. (Canetti, 101) Bu kişi daha önceki bir tarihte de ölmüş olabilir. Bu durumda sürü onun için yas tutmaya devam eder ve ağıt için yapılan ilk eylem sonradan eklenen diğer eylemlerle birleştirilerek bir ritüel haline getirebilir. Bu ritüele bir tarih konulabilir böylece belirli zamanlarda tekarlanır. Antik Yunan’daki Dionizyak ritlerinin her bahar dönümünde tekrarlandığı gibi. Aşağıda da göreceğimiz gibi Muharrem törenlerinde de durum budur. Ülkemizde tekrarlanan 10 Kasım törenleri de bu tür bir ağıt ritüelidir. Aşağıda daha geniş olarak göreceğimiz gibi Toufic’e göre acının ve ağıtın tekrarlanması insanoğlunun varoluşunu sebeplendirerek onu güçlendirir. Acı tekrar yaşanmalı, teşebbühi olsa bile; kan tekrar dökülmelidir, temsili olsa bile.

Ölüm henüz gerçekleşmemiş ise ağıt sürüsünün birincil amacı ölmekte olan insanı alıkoymak veya bu kişi tamamen yok olmadan, onun yaşamından kendi bedenine katabileceği kadarını kapmak olabilir; ya da öldükten sonra yaşayanların düşmanı olmasın diye ölmekte olanın ruhunun teveccühünü kazanmak isteyebilir. Ölüm gerçekleşmiş ise ölenin bedenine girmeye çalışılır. Bu ölen bedeni ve uğradığı eziyeti taklit etme yoluyla olabilir. Sonuç olarak ağıt sürüsünün özü ölen kişi ile eşit olma isteğinde yatar. Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz teşebbüh ve mimesis ilkelerini akla getirir.

Ağıt sürülerinin devamlılığı tarihsel ve dinsel bağlarla mümkün olur. Gerek Şiilik gerekse Hristiyanlığın ağıt mezhebi olan Katolisizme ait ağıt ritüellerinin binlerce yıldır ayakta durmasını sağlayan şey oluşturdukları efsanelerdir. Bu efsaneler neredeyse istisnasız olarak haksızca yok edilmiş bir insan ya da tanrının etrafında gelişir. Burada hep bir kovalama, av ya da tuzak kurma öyküsü bulunur. Antik Yunan’daki Afrodit ve Adonis ile Eski Mısır’daki İsis ve Osiris, Anadolu’daki Kibele ve Attis mitosları bu şekilde ağıt ritüelleri doğurmuştur (And, 34; Canetti, 148).

Daha geç dönemlerde ise artık mitlerin yerini gerçek olaylar alır. Hristiyanlık’da İsa’nın İslamiyet’de ise Hüseyin’in öldürülmesi gibi. Her iki olayın efsaneleşme sürecinde kan ve acı çekme en önce hatırlanır, en çok tekrar edilir. Kurbanın çektiği acıların aslında haksız yere çekildiğine inanılır. En önemlisi ölüm her zaman kurbanın bakış açısından deneyimlenir. Bu da yine teşebbüh’ü hatırlatır.

Ayrıca ölenin onun için yas tutanların uğruna öldüğü düşünülür. Yas tutanlar da, onun ölümünü kabul etmez, onun yeniden canlanmasını arzu ederler. Hak yerine ancak böyle bulabilir. Burada doğrudan kadere karşı bir suruş sözkonusudur aslında. Özellikle her canlının kaderi ile öldüğünü, kader acı da olsa çekilmesi gerektiğini telkin eden İslam kelamında Şiilerin Hüseyin’in ölümünü kabul etmemiş olmaları ilginç bir noktadır.

Aşure gösterilerine geliştiren Şiiler ve Whitsuntide törenlerini yaratan Katolikler gibi dini kültlerde ağıt sürüsü büyümeye açıktır, büyümek ister . Aşure törenlerinde olduğu gibi ölen kişinin acıları temsil edildiği şölenlere başka şehirlerden katılımcılar ve seyirciler gelir. Büyüme zaman içinde de olabilir. Tıpkı ilk Withsuntide’da 600 hristiyanın doğu roma İmparatoru Konstantinus zamanında 10 milyon hristiyanın olduğu gibi.

5. Muharrem Alayı ve Aşure törenleri:

“Anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızdır (Anonim)”

“Dergüzün şehri haricında yüzlerce çadır ve otağ kurulup aşure ve yemekler pişirilirken Han’ın ve şehrin ileri gelenlerinin bulunduğu çadır ve otağ kurulup kürsüye çıkan Şeyh ‘ibtida bir Fatiha ba’de Şah’a ve huzzar-ı meclise dua idüp şair Fuzuli-I Bağdadi’nin Makteli’l-i Hüseyin nam te’lifini kıraat etmeğe başladı. Hadise-i Küfe’de şehidan-ı deşt-i Kerbela mahalline geldikde kimde can kaldı, askeri- Acem içre bir gıriv ü feryad kopdı ki güya ruz-ı mahşer idi. (…) Şeyh kürsü üstünde Makteli’l-i Hüseyin’in şehitlik faslına gelince kürsünün ardındaki perde açılıp bir adem yeşil imameli İmam Hüseyin vücuduyla çıktukdaki cümle halk gördüler ki suret-i İmam Hüseyin’in gerdeninden kanlar akıp ser-i saadet-i gerdeninden cüda durup bir san’at ile hun-i Hüseyin meydan-ı mahabbete gelince cümle muhibbi hanedan-ı Ehl-i Beyt feryad ü füganla ‘Vah Hüseyin, Şah Hüseyin’ diyüb sine vu bazularını selmanilere tutup, selmaniler de bazu ve sinelerine vurup şerha şerha sinelerini sırım sırım edüp aşk-ı Hüseyin için kanlar revan iderdi (Evliya Çelebi, 356).”

5.1. Muharrem:

İlk olarak ne zaman uygulandığı tam olarak bilinmese de Kerbela olayının her yıldönümü Şii dünyasında büyük gösterilere tanık olur. Farklı kaynaklarda Muharrem alayı, muharrem gösterileri ya da Aşure alayı diye adlandıralan bu bir dizi ritüel yukarıda sözünü ettiğimiz teşebbüh ilkesinin uygulamalarıdır. Dolayısıyla yapılan bütün eylemler ve söylenen bütün sözler ya da tekrarlanan mısralar Kerbela olayının ve İmam Hüseyin’in çektiği ızdırapların yeniden canlandırılmasını amaçlar. Şii inancında bu ve bunun benzeri ağıtlar neredeyse bir ibadet biçimidir, yaşamında en az bir kaç kez bu törenlere katılmak yerine getirilmesi gereken bir zorunluluktur.

Muharrem, ay takvimine göre yılın ilk ayıdır. Ancak Aşure günü bu ay içinde etkinliklerin yapıldığı tek gün değildir. Gerek Aşure öncesinde gerekse Aşure’yi takiben çeşitli gösteri yapılır ve bunların hepsi Kerbela olayı ve sonrası ile doğrudan ilintilidir. Ancak biz burada sadece onuncu güne denk gelen Aşure törenlerine bakacağız. Ve yukarıda sözünü ettiğimiz türlü coğrafyaların içinden Şii kültürünün en yaygın ve en özgür var olduğu İran’daki Aşure törenlerine yoğunlaşmayı tercih edeceğiz.

5.2. Onuncu gün geldiğinde: Aşure

Onuncu gün geldiğinde Hüseyin’in gömülmesini yeniden gerçekleştirmek bir cenaze töreni şeklinde tasarlanan büyük gösteri alayı, deste-eza dari hazırlanır. Alayın geçeceği yolun kenarında toplanan halk kalabalığı bir anlamda bir seyirci topluğu oluştururlar. Onlar eylemlere tanıklık ederler ama bu olanlara sadece seyirci kaldıkları anlamına gelmez ama katılımları gördükleri yüzünden ağlama krizlerine girmenin ötesine geçmez. Bu seyirci topluluğundakiler için pasif ağıt sürüsünü oluştururlar diyebiliriz. Katılımcılar yani aktif sürü ise tamamen erkeklerden oluşmaktadır. Genellikle üst yaş sınırı yoktur ama dört ya da beş yaşın altındaki çocukların genellikle aktif sürüye katılmamalarına dikkat edilir. Pasif sürüye katılanlar ya Peygamber’in rengi olan yeşil ya da yas tutmanın rengi olan siyah giyerler. Aktif sürüdekilerin bir kısmı ellerini ve başlarını açıkta bırakan desensiz düz beyaz tunikler giyerler. Diğer bir kısmının ise belden yukarısı çıplaktır.

And tiyatro geleneğinden gelen bir bakış açısı ile Muharrem törenlerini olabildiğince organize ve hatta prova edilmiş bir seyirlik olarak anlatırken Canetti ve Toufic duyguların ve devinimlerin kontrolden çıktığı anlara yoğunlaşırlar. Araştırmamız için en uygun olan önce And’ın yaptığı gibi bir yapısal tanımlama vermek, daha sonra işlerin kontrolden çıktığı anlara yoğunlaşarak sürü ile iktidar arasındaki etkileşimi irdelemek olacaktır.

Eğer Aşure sürüsündeki bir iş ve/veya rol bölümünden söz edebilirsek bu bölümler şu şekilde özetlenebilir:

Sine-zen: Sine-zenler ana gruptur. Ezgili ve ritmik şarkılar söylerken dengelerini bozmadan sağ ayaklarını öne ve arkaya atarlar, diğer ayakları bir süre sabit kalır. Daha sonra halayda ya da mehter adımında olduğu gibi bu ayağı bir adım ilerlemek için kullanırlar. Sonra bir önceki rutine geri dönerler. Vücutlarının alt kısmı bu devinimleri yaparken sağ ellerini şarkının ritmine uygun olarak önce omuzlarından aşağı serbest bırakır şekilde sağ taraflarına sarkıtırlar daha sonra bu salınmanın aldığı kuvvetle yukarı doğru atarlar. Öyleki yumrukları sol göğüslerinin üstüne çarpar ve tok bir ses çıkartır. Bu ilk yumruktan sonra iki kollarını da havaya açarak sonra büyük bir hızla göğüslerine indirirler. Bazı durumlarda yumruk yerine avuç içleri göğüse çarptırılarak çok daha yüksek bir ses çıkartılır. Yüzlerce elin aynı anda çıplak göğüslere inmesi son derece etkili bir ezgi oluşturmaya başlar. Toufic’in filminde ilk bölümlerde belgenen grup da budur.

Zincir-zen: Bunlar sırtlarına zincirle vurdukları halde yürüyüşe katılanlardır. Onların aksiyonun sonuncunda da çok etkili bir ezgi çıkar. Hareketleri hep beraber ve aynı anda yapmaya özen gösterirler.

Seng-zen: Seng-zenler diğerleriyle aynı ritimde dans edip yürürken ellerindeki ufak taşları birbirlerine vurarak neredeyse metronom görevini üstlenirler.

Hançer-zen: Bu grubun elinde uzun ve ağır hançerler ya da Hz. Ali’nin ve aleviliğin simgesi de olan dil uçlu kılıçlar vardır. İmam Hüseyin’in savaş yaralarını ve Kerbela katliamını bedensel olarak ikame etmek için genellikle o gün için traş edilmiş ve kül bulaştırılmış kafalarına bu hançerlerle vururlar. İlk yara oluşup kan akmaya başladıktan sonra hançerlerini yüzlerinin önünden ritmik hareketlerle aşağı yukarı sallamaya başlarlar. Bir sure sonra daha da kan akması için yaraya tekrar hançer ile vururlar. Akan kan beyaz gömleklerini tamamen kaplar, uzaktan bakıldığında hançer-zenler kıpkızıl bir grup olarak görülür. Bu Toufic’in filminin son bölümlerinde gördüğümüz gruptur.

And’ın derlediği bu grupların her biri Canetti’nin kitle kristallerine benzemektedir. Buradaki kristaller çok aktif bir görev üstlenir ve tüm kitleyi kontrol edebilecek özelliklere sahiptirler. Ağıt sürüsündeki herkes özellikle seng-zenleri taklit ederek onlara katılabilir, üstlerini çıkartıp göğüslerini aynı ritimle dövmeye başladıklarında artık sürü üyeleri ile kristaller arasında bir fark kalmaz, zaten Aşure’deki amaç da ‘İmam Hüseyin için tek bir vucud olup onu savunmak, hakkını helal etmektir.’ (Skyes, 211)
Seng-zenlerin söylediği şarkılar çok çeşitli olsa da her şarkıda tekrarlanan ya da araya giren belirli jenerik mısralar vardır. Bu mısralar o sırada şarkıyı söyleyen seng-zen tarafından ilk önce solo olarak yüksek sesle (günümüzde seyyar mikrofonla) söylenir daha sonra aynı name ile sürüye katılanlar tarafından hep beraber tekrarlanır:

Solo: Şahsey! (Şah Hüseyin’in kısaltılmışı)
Koro: Vahsey! (Vah Hüseyin’in kısaltılmışı)

Solo: Hasan!
Koro: Hüseyin!
Solo: Ali! } 
Koro: Haydar (Hz. Ali’nin bir başka ismi) } tekrarlanır
Solo: Ya İmam! }
Koro: Ya İmam! } tekrarlanır
Solo: Şehit! }
Koro: Şehit! } tekrarlanır
Solo: Mazlum! }
Koro: Mazlum! } tekrarlanır
Solo: Kerbela! }
Koro: Kerbela! } tekrarlanır
Solo: Susuzluk! }
Koro: Susuzluk! } tekrarlanır

6. Hem Katil Hem Kurban: Muharrem Sürüsünde Amaç ve Yön

İran gibi başlıca Şii yerleşkelerinde bazen yarım milyon insanın birden katıldığı bu ağıt sürülerinde yukarıdaki iş ya da rol bölümü genel olarak korunsa da şarkıların ritimleri ile kendinden geçen her gruptan erkek yavaş yavaş bir transa girerler. Öyle ki batılı seyyah Gabineau’nun gözünde sürü mensupları bu törenlerde kendilerini ustaca yaralayarak neredeyse gruplar halinde intihar ederler (Gabineau, 218). Ama biz aşağıda başka bir bakış açısı ile durumun böyle olmadığını göreceğiz.

Cannetti’ye göre beyaz gömleklerin açıkta bıraktığı eller katillerin elleri, yüz ise şehitlerin yüzüdür. Netekim istisnasız herkes elleriyle tuttukları kılıçlarla yani Yezid’in adamlarının elleriyle, başlarına yani İmam Hüseyin’in başına vurup onu yaralamak, öldürmek istemektedir. Kurbanın ve caninin aynı vücud içinde temsil edilmesi son derece ilginç bir durumdur. Zira bu hem kurbanın hem de katilin duygularını aynı andan yaşamak gibidir. Peki eğer bir sürü üyesi kendisini ağır bir şekilde yaralarsa bu durumda hangi duygu baskın çıkmış olur? Kurban öldürülmüş, katil galip mi gelmiştir, yoksa kurban eziyete dayanmakta mıdır? Bu tür ayrımlar yapmak, ya da belirli bir matık akışı aramak faydalı olmayacaktır. Zira, her iki rolü de vücudunda taşıyan sürü üyesi, ikisine de eşit ağırlığı vermiştir, çünkü burada yapılmak istenen tarihin akışını değiştirmek, geçmişe dönüp olanları başka şekilde oldurmak değildir. ‘Teşebbüh’de olduğu gibi kurbanın yaşadıklarını harfiyen tekrar etmek, onun başından geçenleri kendi bedenine ve ruhuna uygulamaktır. Öyleyse ancak hem katili hem de kurbanı ‘oynayarak’ Hüseyin’in başından geçenleri tam olarak anlayabilir. Hem öldürmeli hem de öldürülmelidir. Katılımcıların belirli bir duyguya ağırlık vermemesi gibi Aşure törenlerinde belirli bir bitiş yoktur. Törenin sonunda bir sonuç çıkması gerekmez, yapılan eylemler taklidin tekrarından ibarettir, her ne kadar Yezid ve tüm ihanetçiler lanetlense de haklı veya haksız telaffuz edilmez. Önemli mertebe şehitlik mertebesidir, ve İslam dinine göre din uğrunda verilen hayat en kutsal şehitliktir, Hüseyin de en büyük şehittir. Bu eyleme katılmakla şehitlik mertebesine yakınlaşmak istenir, sonunda gerçek ölüm olmasa bile.

Ama bazı durumlarda gerçek ölümlerde soz konusudur. Bu durumda; böylesi bir trans halinde kendi uzuvlarını kesen ya da hayatına son veren bir insan mutluluğa erer, kendi inancında Cennet’e ulaşır. Zira Canetti’nin de Kitle ve İktidar’da işaret ettiği gibi Hüseyin’in ölümü beyhude değildir (Canetti, 157). İslam’a göre kıyamet gününde Hüseyin Allah’ın elçisi olacaktır ve başkaları adına ihsan talep etme ayrıcalığı ona verilmiştir. Hadise göre Peygamber torunu Hüseyin’e Cennet’in anahtarını verirken şöyle der:

“ Git ve hayatın boyunca senin için göz yaşı dökmüş olan herkesi, herhangi bir biçimde sana yardım edenleri, senin türbene hacca veya senin için yas tutan, trajik şiirler yazan herkesi, git ve alevlerden kurtar. Her birini al Cennete götür.”

Bu hadisten de anlaşılacağı gibi inanlar için yas töreni sırasında çekilen her acı kutsal bir duygudur, bedensel bir sızı halinden çoktan çıkmış, tamamıyla ruhani bir boyut kazanmıştır. Aktif ağıt sürüsü Cennet’e girmek için vücudunda yaralar açarken pasif sürü de ağlama krizlerine tutulur, ve böylece her iki taraf da Allah’ın rızkını almak için yarışırlar. İşte böylesi duygusal bir durumda And’ın yukarıda tanımladığı hiyerarşi de dağılır. Ortada kalan tek düzen ebedi/ulvi düzene öykünen bir kaostur. Ağıt sürüsünün yönü artık Cennet olmuştur. Bu kapıdan girilme garantisi alınana kadar tören devam eder, fani vucutlar hırpalanır. Sözkonusu garanti Kıyamet günü Sur borusu çalınana kadar tam olarak teyid edilmeyecek olsa bile alınan her yara bu gün için yapılmış bir yatırım, kalıcı bir nişandır. Gerçekten de gerek kılıç gerek de zincir yaraları vücutta ilelebet iz bırakır, ameliyat dikişlerinde olduğu gibi.

İşte tam bu noktada Toufic’in muharrem üzerinden Neitzsche ile kurduğu ilişkiden söz edebiliriz. Filmin sonunda okulda verdiği derste Toufic öğrencilerine Neitzsche’nin ‘insanların bir şeyi hatırlaması için eziyete ihtiyaçları vardır’ sözünü hatırlatır. Toufic’e göre Aşure hatıra yoluyla yaşanan, yaşatılan eziyettir. Her yıl tekrarlanmasının sebebi de hatıranın tazelenme ihtiyacından kaynaklanır.

BU TARTISMAYI DAHA DA GENISLETMEK ISTIYORUM.

DAHA SONRA EKLEYECEGIM BOLUMLER:

Ölünün uzağa taşınması

Canetti’ye göre ağıt sürüleri kurban öldükten sonra kaçış sürüsüne dönüşür ve ölen insan ‘telaşla uzağa taşınır (…) varoluşundan kalan bütün izler, aletleri, eşyaları yok edilir (Canetti,110).’ Böylece sürü aniden ve kararlı bir biçimde ölene karşı dönmüştür. Çünkü kurban/kahraman artık ölü olduğu için yaşayanları kıskanabilir ve onlardan öç alabilir. Öbür dünyaya uğurlamaya çalışır, soğumaya başlayan vücüdundan kaçarlar.

Aşure törenlerinde durum bundan biraz daha farklıdır ancak derinde bir benzerlik göze çarpar: Kerbela şehidlerinin naaşları sedyeler üzerine konularak yürüşe katılır. Burada genelde vücut yerine içi saman dolu kumaşlar hazırlanır, üstlerine hançer ve kılıçlar saplanır ve saplandıkları yerlerden kan yerine kırmızı boya aktırılır. Bazı şehitlerin kesik başlarını hatırlatmak için de naaşın baş yerine yeni kurban edilmiş koyun kafaları yerleştirilir. Hüseyin’in savaşta ölen atı Düldül bile kanlar içinde temsil edilerek dolaştırılır. Hüseyin için ise nahıl adı verilen katafalk gezdirilir. Nahıl tahtadan yapılır, bazen boyutları bir arabayı geçer. Altına iliştirilen uzun sopalardan bir yanda dört diğer yanda dört olmak üzere sekiz güçlü erkek tarafından yavaşça taşınır. Bu nahıllar aşure törenlerinin en gözde dekorudur aslında. Her şehir ya da topluluk o seneki muharremin en etkileyeci ve güzel nahılını yapmak için yarışır. Nahıla özel bir ilgi gösterilir, bir türbe gibi onun da sihirli güçleri olduğuna inanılır ve en önemlisi nahıl içinde yatan rahatsız edilmemek istenir. Buradan da göreleceği üzere sürü hem çok uzun yıllar önce ölen kahramanın ölüm anını hatırlamak ister hem de her seferinde onu tekrar gömer, canlıların dünyasından uzağa taşır.

Canetti: Ağıt da bencilce bir şey var! (bunu toufic de soyluyor aslında son imam mehdi ile ilgili)

Canetti ağıt sürüsü ile yası tutulan kahraman arasındaki ilişki için ilk anda oldukça acımasız gelebilecek olan su yorumu yapar:

‘İnsanlar bügüne kadar birşeyin peşinde koşarak yaşadılar ve kendi tarzlarında yine böyle yaşamaya devam etmektedirler. Yabancı etin peşindedirler, o eti kesip parçalar, daha zayıf canlıların çektikleri eziyetten beslenirler, kurbanın donuk bakışları kendi gözlerine yansır, haz duydukları o son çığlık silinmez bir şekilde ruhlarına nakşolur. Belki de çoğu bunu önceden tahmin edemez, ama kendi bedenlerini beslerken aynı anda içlerindeki karanlığı da beslerler. Ancak günahları ve korkuları durmaksızın büyür, dört gözle kurtulmayı beklerler. Böylece onların yerine ölen birine bağlanıp onun yasını tutmakla kendilerini çile çekmiş hissederler (…) Ağıt çok ileri giden sonuçları olan ani bir taraf değiştirmedir; insanları birikmiş olan öldürme günahından ve ölüm sırasının onlara da geleceği korkusundan kurtarır (canetti, 150)’

Written by studioergun

January 27, 2012 at 11:49 am

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: